27 Ağustos 2010 Cuma

İSTANBUL'UN ESKİMEYEN YÜZÜ TOPHANE...


Uzuuun bir aradan sonra yeniden kaldığımız yerden devam ediyoruz yazılarımıza. Öğrencilik, annelik, ev hanımlığı üçgeninde ki yoğun tempodan kurtulduktan sonra yeniden gezmeye ve önerilerimizi yinelemeye fırsat bulduk. Bundan sonra daha fazla görüşmek dileğiyle…
Bu seferki durağımız İstanbul’un eski fakat eskimeyen gözbebeklerinden Tophane semti.
İstanbul’un Türkler tarafından fethinden önce Tophâne Semti’nin Galata’nın Ceneviz surlarının hemen dışındaki bir yer olarak, oturulmayan kırlık ve bahçelik bir bölge olduğu bazı kaynaklarda ifade edilirken kimi yazarlara göre de burası bir ormanlıktı. Bizans devrinde semt adının ‘’Metopon’’ olduğu kabul edilirken daha yeni araştırmalar, yerinin güzel görünümünden dolayı ‘’Gümüş Şehir’’ (Argyropolis) olduğu tezini ortaya atmıştır.Bizans’ta burada çok eski bir Apollon Mabedi bulunduğu gibi, daha sonra Türkler’in yaptıracağı kışlanın yerinde de,’’ Ste. Irene’’ veya ‘’Hadrien ve Natalie Kilise’si’ nin olduğu söylenmektedir.

Tophâne binaları ve kışlası 1955 – 1956 da yıktırıldıktan sonra Nusretiye Camii karşısına isabet eden bir yerde bir Bizans Kilisesi’ne ait olmasına ihtimal verilebilecek bazı temel izleri ve tuğla duvar parçalarının ortaya çıktığı görülmüştür.Gezmeye devam ettikçe görülüyor ki .semtin her yerinden bir cami, tekke, dehliz ve bambaşka Bizans’ a - Osmanlı’ya ait eserler ortaya çıkmaktadır.Yıllarca gizli kalmış hatta sadece duvarları, temelleri veya küçük işaretleri kalan bir eserler deryasıdır Tophane. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversite’sine bağlı olan Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezide bunlardan sadece biridir.Merkez. İstanbul’un fethinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına kadar işlevini sürdüren “Top Döküm Binaları”olarak hizmet vermiş dolayısıyla uzun yıllar Milli Savunma Bakanlığı’nın kullanımında kalmıştır. Bir dönem Askeri Müze işlevi verilmesi düşünülen yapılar topluluğu 1992 yılında, Mimar Sinan Üniversitesi ve Askeri Müze yetkilileri arasında düzenlenen bir protokol ile üniversiteye devredilmiştir.Hale hazırda ise Kültür ve Sanat Merkezi olarak görevine devam etmektedir. Merkezin bina konumu semte hakim tepede bulunmakta ve İstanbul manzarasıyla görülmeye değerdir. Sanat severlerin uğrak mekanların dan olan merkez, sergi holü olarak gerçekten gezilip görülmeye değer eserlere ev sahipliği yapmaktadır.Merkezin hemen yan tarafında bulunan ve yukarıda da bahsi geçen Bizans kalıntısı olduğu rivayet edilen boşluk alanın manzarası ve keyfide bir başkadır…
Sahil tarafında bulunan Nusretiye Cami’side İstanbul Modern Sanatlar Müzesi bahçesindeki saat kulesi ve İstanbul’da görmeye alışkın olmadığımız mimarisiyle göz alıcıdır.Nusretiye Camii, 19. yüzyılda İstanbul'un Tophane semtinde inşa edilmiş bir camidir. İlk olarak III. Selim tarafından yaptırılmıştır. II. Mahmut yanan camiyi yeniden yaptırmıştır ve camiye Nusretiye adı bu dönemde verildi. Nusret; yardım demek. Nusretiye de , yardım yeri olsa gerek.
Mimarı Krikor Balyan'dır. 1823 yangınında bütün Tophane kül olduktan sonra II. Mahmud semti ve camiyi yenilemiş, yeni cami 1826'da ibadete açılmıştır. Aynı yıl padişah, Yeniçeri Ocağı'nı topyekün kaldırdığı için camiye Nusretiye adı verilmiştir. Tek kubbeli, iki minarelidir. Minareler çok ince ve yüzeyi olukludur. Cami döşemesi mermerdir. İç kısımdaki hünkar mahfili bütünüyle mermerdir ve kafesi pirinç dökme ve altın yaldızlıdır. Caminin kubbesi 33 metre yüksekliğinde ve sadece 7.5 metre çapındadır. Kubbenin yerden yüksekliği ile çapı, mabedin görkemini ortaya çıkartmaktadır; çünkü kubbe ne kadar yüksek ve büyükse yapıda o kadar gösterişli olmaktadır. Caminin mimari seçimi barokla ampir üsluptan oluşmaktadır der mimari uzmanları şöyle ki; Barok'u etkileyici girinti ve çıkıntılarıyla Avrupa'daki Katolik kiliselerinden biliyoruz; ampir ise süslemede insan ve hayvan figürlerinin ağırlık kazandığı bir üslup. Osmanlı'da İslam insan figürünü yasakladığı için çiçek ve yaprak figürleri ağırlık kazanıyor
.Başta da belirtmiştik ya mimari olarak görmeye pek alışkın olmadığımız bir camii Nusretiye. Sütun başlarında girlant motifleri(eski dönemlerde kullanılan düz resim ve kabartma içeren mimari öğeler).İç süslemelerinde ise altın varaklarla kaplı, çiçek yaprak ve farklı desenlerle bezenmiş süslemeler hakimiyetinde farklı bir.iç mekana sahiptir, Hünkar kasrı ise akıllara zarar ihtişamlı ve göz alıcıdır(O dönemin siyasi karışıklıkları ve İslam coğrafyasındaki huzursuzluklar düşünüldüğünde, bu kadar şaşaa insana biraz abartılı geliyor…).Kasrın bu gün hala ziyarete kapalı oluşu da gezerken insanı düşündüren bir diğer soru işaretidir.
Sonuç olarak Nusretiye camisi İstanbul’un en güzel, en nadide yerlerinden birinde kendi haline terk edilmiş bir vaziyette beklemektedir ziyaretçilerini, Cihangirden inerken sizi selamlayan güzelim manzarasıyla…
Son sözler olarak şunları yazmakta boynumuzun borcudur; cami bakımsızlıktan kuşların meskeni olmak zorunda kalmıştır. Dış balkonları, sadece göze hitap eden varaklı, işlemeli,bezemeli küçük odacıkları sahipsizlik ve terk edilmişlik nedeniyle perişan vaziyettedir.Camii dışarıdan ve içeriden tadilat ve restorasyon için yalvarmaktadır adeta. Kendisiyle görüştüğümüz yetkilinin anlattıklarına bakılırsa cami; Anıtlar yüksek kurulu, Kültür Bakanlığı ve özel bazı işletmelerin aralarında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden, mahkemelerin sonuçlanmasını beklemek zorunda kalmıştır.Dileriz bu sorunlar çabucak hallolur ve cami hak ettiği değeri yeniden kazanır. Yoksa sonu cidden vahim olacaktır…
Naçizane rica ve tavsiyemiz, prosedürlerin geç işlediği ülkemizde en azından bizim üzerimize düşeni yaparak ecdadın ruhunu diri tutmamızdır. Yolunuzun bu nadide camiye ve çevresine düşmesi dileğiyle…
Bir sonraki yazımız yine Tophane’den devam edecektir. Zira İstanbul açılmamış bir hazine gibidir, yalnızca bir semti bile gezmekle bitmez, tükenmez.
İstanbul’ la kalın, İstanbul’lu kalın, onda yaşamasanız bile…
Arzu Avşar
.www.kadınnews.com





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder